EDEBİYAT VE KOÇLUK

HER ŞEY YOLUNDA

1. GİRİŞ

Edebiyatçılar geçmişten bu güne insanoğlunun hayat yolundaki deneyimlerini, kültürel özelliklerini ve bilinçdışı simgelerini yaşanılan çağa taşıyan yaratıcı zihinler olarak evrensel bir görev üstlenmişlerdir. Bazen yazar ve şairler yaratıcılık sürecinde kendilerini karmaşık ruhsal sorunlar hatta melankoli içinde bulma ihtimallerinin yanında çoğu zaman da bilinçli olarak hayatı değiştirme ve güzelleştirme amacı ile yazarak, unutulmaz eserleri ile insanlığa hizmet etmişlerdir. Bizi hayatımızın değişik dönemlerinde etkileyen, yüreğimizde, aklımızda kalıcı izler bırakan edebiyatçılar acaba bugün yaşasalar ve koçluk alsalardı hangileri daha farklı düşünüyor olurdu ya da hangileri kendi düşüncelerinin koçlukta da hayat bulduğunu görürdü? Eserlerinde günümüzün yaşam koçlarına ilham veren bazı yazarların eserlerinden alıntıların ışığında bu soruya yanıt bulabiliriz. Hatta kendileri doğal koç olan bu insanların yazdıkları satırlarda profesyonel koçlar olarak kendi danışanlarımız ile kendini gerçekleştirme süreçlerinde deneyimlediğimiz farkındalıkların izlerini takip edebiliriz.

2. EDEBİ ALINTILARDA KOÇLUĞUN İZLERİ

Nobel ödüllü yazar Amerikalı yazar Eugene O’Neil (1888-1953) oyunlarında insanların onurlu yaşamasını engelleyen kader dediğimiz karşı konulmaz güçleri ele alır. “Günden Geceye” adlı oyununda kişisel istek ve arzularına göre yaşamayan ve bu nedenle özgürleşemeyen aile üyelerinin hikayelerine tanık oluruz. Her birinin hikayesinde, çocukluktan getirdikleri kalıpları gözler önüne serilen karakterler maruz kaldıkları bu güçlerle baş edemezler ve hayal kurarak avunma yolunu seçerler. Hayalleri gerçekleşmeyince de bunalıma sürüklenir ve inançlarını kaybederler. Boşlukta çabalayıp dururken sosyal değerleri alt üst olur, hayal kırıklığı ve mutsuzluk içinde bulurlar kendilerini. Bu oyunda İkinci Dünya Savaşı sonrası hızlı ve olumsuz bir değişim başlamasıyla birlikte insan ilişkilerinde para ve maddiyatın ön plana çıkışını işleyen O Neil, bu kötümser resimle aslında bu gelişmeyi tehlikeli bulmakta ve okurlarına hayatlarının kontrolünü ele almaları yönünde ışık tutmaktadır. Şimdi oyundaki en can alıcı diyaloglardan birinde ana karakterlerden birinin söylediklerine odaklanalım.

“Hiçbirimiz, hayatın bize  neler sunduğuna karışamaz. Biz daha fark etmeden onlar önümüze sunulmuştur. Bir kere karşımıza çıktıktan sonra da başımıza gelenler  bizi başka şeyler yapmaya zorlar ta ki biz ne olduğumuzla ne olmak istediğimiz arasında kalana dek ve gerçek benliğimizi sonsuza dek kaybedene dek.”

Hepimiz yaşam amacımızı bulmak ya da yaşamımızın anlamını yaratmak üzere var olduk yani herkes kendi kuzey kutbunun peşinde. Bu anlam yaratma yolculuğunda bir çok seçenekler, olanaklar ya da kısıtlayıcı,sınır koyucu unsurlar karşımaza çıkması çok doğaldır.

Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda, insanlar nefes alsın, gözler görsün, elverir, yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.”(Sonnet 18) Shakespeare’in ünlü sonesinden alıntıda şairin şiiriyle sevgilisini ve ona olan duygularını ölümsüzleştirme ve gelecek nesillere aktarma ihtiyacını okuyoruz.

İster ölümsüzlük arzusu, ister ardında bir eser bırakma isteği diyelim özünde kalıcı birşeyler yapmak hayata anlam katmak, kendi izini bırakmak isteği vardır insanoğlunda. Kaderin cilvesiyle kontrolü kaybedene birey yeniden direksiyona geçmek, gerçek benliğini yitirmemek ve hayallerinden vazgeçmemek için didnir durur. Günümüzde koçluk bu zorlu uğraş sırasında bireylere yaratıcılıklarını ve değerlerini fark etme yolunda yardımcı olurken aynı zamanda güçlü yanlarını görmelerine de olanak sağlar. Bireye bir şeyleri yapamayacağını düşündüren ve genellikle alacağı aksiyonları engellemeye çalışan sabotajcıyı yani kişinin aşırı tedbirli yanını anlamasına ve hayat planını buna göre yeniden kurgulamasına yardımcı olan koç olasılıklar dünyasına adım atması için danışanı teşvik eder.  

Koçluk bulanık düşünce kalıplarıyla aslında pek çok seçenek bulunmasına rağmen çıkışı olmadığını algıladığımız yaşam durumlarını kendi elimizle yarattığımız hayat yolunda herkesi doğuştan tam ve bütün kabul eder. Herkesin potansiyelini gerçekleştirecek kaynakları vardır. Ya bunları göremiyor ya da nasıl kullanacağını bilmiyordur. Koçluk yolculuğu sırasında kendi iç sınırlarını keşfeden danışanlar, sonunda koçun kılavuzluğuyla iç sınırın ötesine geçerek yaşamda gerçekte öğrenmek ve deneyimlemek istedikleri şeyler ve asıl amaçları ile yapmakta oldukları şeyler arasındaki boşluğu görüp bunu kapatabilirler.

O’Neil in bu satırlarına karşılık “Biz hayatımızın olayları hakkında söz sahibi değiliz,” der Nietzche, “ama onları nasıl yorumlayacağımıza biz karar veririz” ve sanki koçlukta sıklıkla kullanılan yeniden çerçevelemeyi anlatır. Yeniden çerçeveleme danışanlara yaşamlarında olup bitenler hakkındaki fikir ya da algılarını değiştirebilmeleri için seçenekler sunar. Danışanın deneyimlediği bir olayı yeniden çerçevelediğimizde değişen olay değildir. Olup bitene farklı bir yolla bakmak söz konusudur. Böylelikle danışan belli kalıplara takılıp kalmaktan kurtulabilir ve farklı bir bakış açısı geliştirebilir. Danışan kişi ya da olaylara yüklediği anlamı değiştirebilir, bardağın dolu tarafını görebilirse sonuçları da değiştirebileceğini fark edebilir. Bu noktada durup düşünmesi için danışana zaman tanımak önemlidir. Bazen de danışan yeniden çerçevelemeye direnç gösterebilir hatta reddedebilir. Örneğin, öğretmenin sınıfta hep ona soru sorduğu için kafayı ona taktığını düşünen bir öğrenci, öğretmenin onu derse katılmaya teşvik ve daha başarılı olma yolunda yardımcı olmaya çalıştığı alternatifini görmezden gelebilir. Bu durumda “kurban” olmaya bir değer yüklemişse sunulan yeni çerçeveyi kabul etmez. Bu aşamada danışana öğretmeni ile ilgili bu düşünceye sahip olmaktan ne yarar sağladığı sorulabilir. Yani güçlü bir danışan-koç ilişkisinde meydan okuma zamanı gelmiştir.

Bazen de pek çok insan bu kaderci yaklaşıma inat  tam da Hermann Hesse’in Siddartha adlı kitabının bu satırlarındaki gibi bir ruh haliyle  bir koça başvurur.

“Zaman zaman yumuşak, tatlı bir ses duyuyordu içinde. Bu ses ona fısıldayarak bazı şeyleri anımsatıyor ya da yavaş yavaş yakınıyordu. Öyle ki, Siddartha zar zor işitebiliyordu bu sesi. Sonra birden acayip bir yaşam sürmekte olduğunu anlıyordu. Oyundan başka bir şey olmayan bir sürü şey yapıyordu, neşesi yerindeydi, zaman zaman zevk de alıyordu yaptıklarından. Oysa gerçek yaşam yanından akıp gidiyor, ona değmiyordu bile.”

Birey, günlük hayatın koşturması, sorumlulukları, üzerine biçilmiş roller, aile ve toplumun beklentilerine karşılık vermeye çalışmak derken kendi iç sesini duyamaz olmuştur. Görüşme gündemiyle ilgili anlaşma yaparken nasıl bir ebevenyn, nasıl bir müdür, ya da nasıl bir eş olmak istiyorsun gibi sorularla içindeki sesin gücü yükselir. Akıp giden hayatını sorgulamaya, onu gerçekten neleri mutlu ettiğini, nelere değer verdiğini ve hayatını nasıl anlamlandırabileceğini keşfetmeye çalışır.

Hepimizin içinde yeterli miyim ve değerli miyim sorularına cevap bulmak için istek vardır. Onu onurlandırmak için aksiyon alabildiğimizde ancak mutlu olabiliriz. Burada tabi anlam arayışı kavramı devreye giriyor. O’Neil’in oyununda işlenen temanın bir benzerini Orhan Pamuk’un unutulmaz eseri Cevdet Bey ve Oğulları’nda görebiliriz. Bu yapıtta da anlam arayışıyla psikolojik sorunlara sürüklenen, zaman zaman iletişimsizliği seçerek toplumdan uzaklaşan bireyler görüyoruz. Bir türlü kendi hayat amacını bulamayanlar toplumun beklenti ve kurallarına uymaya çalışmış ancak hiçbir zaman tam olarak mutlu ve huzurlu olamamışlardır. En çok da düşünce ve eylemlerinde tutarızlık yaşadıkları için bunalıma sürüklenmişlerdir.

Romanın can alıcı kahramanlarından biri Osmanlı ile Avrupa kültürü arasında sürekli karşılaştırma yapan ve yaşadığı toplumun cahil ve karanlık içinde olduğundan dem vuran Nusret’tir. Ancak Nusret düşüncelerini hiç eyleme dökememiş hatta kendinde bunu yapacak gücü bulamayarak alkole sığınmış ve sonunda ölüme teslim olmuştur.

Koçluk sürecinde danışanın değerlerinin keşfedilmesi en önemli unsurdur. Zira kişi değerlerini onurlandırabildiği ölçüde mutludur. Değerlerini fark etmeme ya da bildiği halde eyleme geçememe durumunda Nusret gibi anlamdırılamamış bir hayat kişinin avuçlarından kayıp gider.

Aksine hayatın anlamını bulmadan ölmeyi reddeden diğer bir karakter Refik, uzun arayışlar, başarısızlıklar ve hayal kırıklıklarına rağmen sonunda bir aydın olarak yaşamayı seçmiş ve insanları aydınlatmak için çevirmenlik yaparak amacına ulaşmıştır. El yordamıyla yaşamlarını bir anlama bağlamaya çalışan bu karakterler bir koçtan yardım alsalardı değerlerini fark edecekler ve bunu takip eden bir bilinç seviyesinde çatışan değerlerini dengelemeyi öğrenecek ve değerlerine yönelik seçimler yaparak hayatlarında dengeye kavuşacaklardı belki de.

Net bir vizyon ve misyon olduğunda ancak hayatı bir anlama bağlama kolaylaşacaktır.Bunun için kişi potansiyelini tam olarak kullanma durumundadır ancak koçluk sürecinde sıklıkla kullanılan Johari penceresi bize kişilerin hem kendilerinin hem de etrafındaki kişilerin gördüğü bildiği bir açık alanla birlikte  kör, gizli ve bilinmeyen alanları olduğunu işaret eder. Kör alanda kişi kendi güçlü yanlarının, yeteneklerinin ya da potansiyelinin farkında değildir.”Geçmişte buna benzer bir sorunun üstesinden geldiğiniz durum ya da durumlar oldu mu? O zor süreci atlatırken hangi güçlü yönlerinizin size yardımcı olduğunu düşünüyorsunuz?”, gibi sorular danışana günlük hayatın koşturması içinde unuttuğu özel niteliklerini ve güçlü yönlerini hatırlaması konusunda yardımcı olur. Kendini kaybeden olarak gören bir danışanın başarılı anlarını hatırlamasından sonra sorulacak bu anlattıkların ile kaybeden biri olmak arasında nasıl bir bağlantı görüyorsun sorusu onu tekrar kendi potansiyeli üzerinde düşünmeye götürecektir.

 Ya da gizli alanda mahrem paylaşmadığı ancak isterse paylaşacağı yönler vardır. Koç zaman zaman danışanı geçmiş anılarına götürerek kendinin güçlü, başarılı, yeterli ve değerli anlara odaklanmasını sağlayarak kör alanın aydınlanmasına yardımcı olabilir. Güven ilşkisinin sağlam kurulduğu bir koçluk sürecinde gizli alan da aydınlanabilir. Koç gerekli yerlerde yeniden çerçeveleme yaparak tek bir düşünce kalıbına takılmaktan kurtulmalarına yardımcı olabilir. “Herkesin üç kişiliği vardır. Ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı” demiş Fransız  yazar Alphonse Karr. Hangi kişilikle nasıl bir hayat sürmek istediğini bulmak koçun yapacağı kimliğe yönelik anlaşma ile mümkündür.

“Yaşadığımız hiçbir şey yok olamaz demiş Paul Auster Yanılsamalar Kitabı’nda. İşte tam bu yüzden çocuklukten gençliğe ve daha ileri yaşlara yaşanan her deneyimin, en ufak bir sahnenin ya da sözün yaşanılan sıkıntıların kaynağını anlamada ya da güçlü yönlerimizi hatırlamada önemi büyüktür. En mutlu, başarılı ya da korktuğunu hissettiğn an gibi sorular bu kapıları aralamak için sorulur. Bu sırada danışanın sorunları bir sıkıntı değil fırsat olarak görebilmesi mucizevi sonuçlar doğurabilir.  Olumlu ya da olumsuz anıları bize harekete geçmek için bir şans daha vermek üzere ortaya çıkan yeniden canlanan fırsatlar olarak görebilmenin eşsiz deneyimi danışanda farkındalık anlamında sihirli değnek görevi görür.

Işığın Savaşçısı’nın El Kitabı adlı eserinde “Hayatının sonuna kadar, yaşadığın güçlüklerden doğan iyi şeyleri aklında tut. Bunlar senin ustalığının kanıtı olacak ve başka engellerle karşılaştığında sana güven aşılayacaktır.” diyen Paulo Coelho doğal bir koç olarak özetlemiş yukarıda anlatılan süreci. Danışan geçmişte yaşadığı bir anı anlatırken koç dikkatle ve merakla dinlemelidir. Dinleme esnasında kendi yorumunu, tahminlerini katmadan ve en önemlisi de danışan adına cevapları bilen kişi gibi bir rolün peşinde olmamalıdır.

Yüreğinin Götürdüğü Yere Git adlı kitabında Anlayış, bilgiçliğin kibiriyle değil, alçakgönüllülükle doğar.” diyen Suzanna Tamaro en önemli koçluk becerilerinden biri olan dinleme konusunda sade ve net bir mesaj veriyor. Bu mesajda neler var? Herşeyden önce karşımızdaki danışanı sadece dinlemek değiş söylediklerini anlamak var. Bunu yaparken kendi danışanın bildiğinden daha iyisini, ya da daha doğrusunu biliyormuş gibi bir yaklaşımla değil, onunla aynı seviyede durarak, merak ile dinlemekten söz ediyoruz. En önemlisi de yargılamadan dinlemek. “Herkes dünyanın sınırları olarak kendi görüş alanının sınırlarını alır” diyen Schopenhaur’ın sözlerinde,  kendi bakış açımız ve değer yargılarımızla danışanı dinlemenin doğru olmadığının vurgusunu buluruz. Aslında hiç bir şey iyi veya kötü değildir. “Her şey bizim onlar hakkında düşündüğümüze bağlıdır” diyor Shakespeare ünlü oyunu Hamlet’te. Bu şekilde düşünen ve hisseden bir koç danışanını dinlerken onu eleştirmez, danışanın anlattıklarına kendi değerlerine göre yüklediği anlamı anlamaya çalışır. Aynı şekilde danışan da bu süreçte kendisine iyi görünen şeyin bir başkasına kötü görünebileceğini fark eder. İnsanlarla yaşadığı sorunlar ya da kaotik ortamlar ile ilgili koçun güçlü sorularıyla değişik bakış açıları geliştirir. Anne ve babasını suçlayan bazı düşünce ve duygular geliştiren bir danışana anne ve babasının ona bazı sözleri söylerken ya da bazı davranışlarda bulunurken onları böyle davranmaya neyin itmiş olabileceği ne hissetmiş olabilecekleri gibi sorular danışana kendini onların yerine koyma şansını verir ve onlarla aynı fikirde olmasa da anlamaya başlar. Ebeveynlerinin o davranışlarıyla kendi çocuklarında ebeveynlerinden öğrendikleri ve iyi olduğuna inandıkları şeyi yaptıklarını da görebilir. Üstelik bazen kabul edilmesi en zor olan kişinin kendisi olabilir. Bu durumda da doğada her şeyin kendisi için yapıldığını anladıktan sonra yaşadıklarını iyi, kötü,  güzel,çirkin diye kestirip atmamayı öğrenebilir. Artık herkesin kendi imgeleme olanaklarına göre farklı yargılara varabildiğini biliyordur. Hayatı sıklıkla bir oyun sahnesi olarak tanımlayan Shakespeare’in oyunlarındaki karakterler kurban, kurtarıcı ya da suçlayıcı rollerle karşımıza çıkarak bu farklılıkları temsil ederler.

Başarılı bir koç danışanının bu psikolojik oyunda hangi rolü üstlendiğini anlayıp bunu çerçeveleme yaparak ona sunar. Aşkın Cep Defteri adlı kitabında Murathan Mungan, “Bazı kadınlar kuyudan adam kurtarma gayretini aşk sanırlar”,derken tam da kurtarıcı rolünü benimsemiş danışanlara uygun bir benzetme yapmış. Kişilerin ikili ilişkilerde ebeveyn rolünü üstlenmeye meraklı oluşları ve birlikte oldukları kişileri korumaya, yardım etmeye hatta onlar bunu talep etmezken bile o bazı şeyleri tek başına beceremezmiş gibi yaklaşmaları pek çok danışanda görülen bir durumdur. Bilinç altında başkalarının zayıflıklarından kendi değerini yüceltme çabası yatıyor olabilir. Danışanın anlattıklarından aynı tür ilişkilerin tekrar edildiğini fark eden bir koç aradaki ortak noktayı bulması için danışana güçlü sorular sorarak kurtarıcı rolünün onun hayatında neye hizmet ettiğini bulmasına yardımcı olabilir.

Koçluk sürecinde ortaya çıkan inanç kalıpları çoğu çocukluktan ve gençlik yıllarından ya da yaşanmışlıklardan kaynaklanırlar. Koç sorularıyla danışanda belli inanç kalıplarının oluşmasına neden olan verileri ve deneyimleri gözlemler ve davranış kalıplarının nasıl oluştuğunu danışanın kendisinin görmesi için yardımcı olur.

“Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar,  bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim. Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.”Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna romanında bu sözleri sarf eden roman kahramanı muhtemelen çocukluğundan gelen bazı paternler ile bu sözleri söyler hale gelmiş. Anne babadan miras, azla yetinmeyi öğren, çok gülme sonra ağlarsın gibi nasihatler insanın ileri yaşlarda mutlu hissettikleri anlarda kendilerini adeta suçlu hissetmelerine sebep olur. Hep iyi ve güzel olamaz her şey bunun arkasından bir şey çıkar gibi kalıplar aslında anne babadan sıkça duyulan ve zihnimize yerleşen inanç sistemleridir. Bayramda giymek için saklanan yeni kıyafetler, sadece misafirlere ikram için kullanılan tabak çanaklar, kendi evlerinde müze gibi salonlarının kapısını kapalı tutup misafirlere açan kendilerini oturma odasına hapsederek kendine değer vermeyi bilmeyen ailelerde yetişen danışanlar kendilerine yüksek hedef koyma ve arzularını dile getirme konusunda zorlanabilirler.

Koçun takdiri buna benzer bir çocukluk geçirmiş danışanı başarılarının kutlama kısmını atlamaması için teşvik eder. Sürekli mütevazı olması, üzerine fazla dikkat çekmemesi konusunda tembihlenen danışanlar başarı kutlamalarını kendini övme olarak görürler ve çoğu zaman da geri planda durmayı tercih ederek bilgilenme ve öğrenme şanslarını ellerinden kaçırırlar. Mutlu ve neşe dolu olmak onları ürkütür. Başarılı bir koçluk sürecinde takdir etme danışanın daha dik durmasını sağlar ve öz güvenini arttırır.

“Hiç bir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle, kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.”Sabahattin Ali İçimizdeki Şeytan romanındaki bu cümlelerinde kurban rolündeki insanları çok iyi anlatmış. Aynı zamanda başına gelenler için dış unsurları, kişileri ya da hatta kaderi suçlayan suçlayıcı roldeki insanları de görmek mümkün bu satırlarda. Koçluk sürecinde kendi değerini ve kapasitesini fark edebilen danışan hayatındaki olumsuzluklar için dış etkenleri ve insanları suçlamayı bırakıp olumlu adımlar atabilir.

Pek çok stres durumunda tekrar tekrar gözlenen raket duyguları gözlemlemek koçun danışanın duygu durumunu ve kaynağını anlayabilmesi için çok önemlidir. Bunlar çocuklukta eneveynleri model alarak öğrenilmiş, verilen temas iletileriyle desteklenen ve pekiştirilen hatta kişiye beveyn tarafından ne hissedeceği söylenen durumlar sonucu kişi otantik durumu kapatmak için raket kullanır. Örneğin erkekler ağlamaz söylemi yetişkin bir insanın problemini çözmeye yaramayan örneklerden biridir.

Çocuklukta sürekli mükemmel olması empoze edilen bir danışanın sen sen olarak iyisin şeklinde bir serbest bırakıcıya ihtiyacı vardır. Başka bir danışana her zaman güçlü olması gerektiği aşılanmıştır. Açık olup, istediklerini ifade edebileceğine fark edebilen bir danışan için sağlık bir özgüven oluşumu mümkündür. Hele ki sürekli yarışma halinde akranlarıyla karşılaştırılarak, iyi bir not aldığında bile sınıfında daha iyi not alan bir öğrenci olup olmadığı hatta neden 100 değil de 90 aldığı sorgulanark sürekli en yüksek not için gayret etmesi istenen bir gence aslında yapabildiğin kadar yap demek aşağılık duygusunu önleyecektir. Acele et komutunun hakim olduğu bir ortam yerine zamanını rahatça kullanması beklenen bir genç çok daha sağlıklı bir psikoloji geliştirecektir. Tüm bu sürücü karmaşasında kendini mutlu etmeyi unutmuş, ve belki de hiç düşünmemiş danışanı yargılamadan, bir yöne çekmeden anlamaya ve danışanın da kendini anlamasını ve daha mutlu bir hayat için adım atmasına yardımcı olmaya çalışan koç, Nazım Hikmet’in 5 Satırla adlı şiirinin son iki dizesinden fırlamış gibidir adeta.

“Anlamak sevgilim, o, bir müthiş bahtiyarlık,

Anlamak gideni ve gelmekte olanı”

“Hepsi çocukluklarından beri mahrum oldukları kuvvete hasret çekerek ve kendilerini yiyerek bu hale gelmişler. Hakikaten kuvvet sahibi olanlara haset ve imkansızlıkla baka baka nihayet kuvveti en büyük, en tapılmaya layık bir mevcudiyet olarak kabul etmişler.”Sabahattin Ali’ninromanın başka bir bölümüinsanın kendisi ve başkaları ile ilgili değer yargısı küçük yaşlarda anne babanın neyin doğru neyin yanlış olduğunu empoze etmelerinden kaynaklandığını işaret eder. Anne babamızın koruyucu kollayıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı ve yargılayıcı yaklaşımlarına da maruz kaldığımız için bazen farkında olmadan sosyal ortamlarda ebeveyn-ego durumuna geçer, çevremizdeki insanları yargılar, eleştirir hatta cezalandırırız. Çocukluğunda dominant anne baba ile istekleri ya da fikirleri bastırılarak hep ne yapması gerektiği söylenen, korkutulan, hatta küçük düşürülen çocuklar iş hayatında güç ve otorite kendilerine geçtiğinden genellikle çalışanlara karşı sert yaklaşımı olan, köşeye sıkıştıran, emrinde çalışanlara tepeden bakan ve gerektiğinde onlara haddini bildiren ebeveyn rolüne geçerler. Üzücü olan kısım bazen de insanların bu tarz bir otoriteyi kendileri ebeveyn olduklarında artık güç bende psikolojisiyle çocuklarına uygulamalarıdır.

Transaksiyonel Analiz koç için danışanın benlik durumlarını anlama açısından çok önemli bir kaynaktır. Transaksiyonel Analizin amacı kişide özerklik ve özgürlük sağlamaktır. Danışanın kendini ifade ederken çocuk, ebeveyn ya da yetişkin benlik ile mi konuştuğunu fark etmek koç için çok önemlidir. Örneğin danışan ebeveyn-çocuk benlikte ise kısır döngü oluşabilir. Benzer sorunlar sık sık tekrarlanır. Ayrıca ebeveyn benlikte bir kişi kısıtlayıcı ve geliştirici olabilir  ya da yargılayıcı ve eleştirici bir yaklaşım içindedir. Koç danışanın benlik durumuna uyumlanır önce ve güven oluştuktan sonra yetişkin benliğe döner çünkü yetişkin benlik irdeleyen, sorgulayan, düşünen ve ön yargı ile hareket etmeyen benliktir. Aksiyon alma ve aldırma aşaması için yetişkin benlikte olmak gerekir. “Öyle zamanlar olur ki karakterimin değişik parçalarına şaşkınlıkla bakarım”, diyen İngiliz yazar Somerset Maugham, büyük olasılıkla hayatının değişik dönemlerinde ortaya çıkan farklı benlik durumlarından ya da bu üç yapının zaman zaman birbirine bulaşmasından söz etmektedir.

Gelelim koçluğun temellerinden olan takdir unsuruna. “Bir iş övülmezse, ölür gider; ardından gelecek binlerce iyi işi de yok eder. Övülmek bizim gündeliğimizdir. Mahmuzlamakla bize bir adım attıramaz iken, binlerce fersah yol aldırabilirsiniz tatlı bir öpücükle”, (Kış Masalı) diyen Shakespeare koçluk sürecinde takdirin önemi ile ilgili ilham verici şeyler yazmış. Gerçekten de takdir danışanın güçlü yönlerini fark etmesi ve aksiyon almak için güçlü yönlerini fark ederek özgüven geliştirmesi açısından vazgeçilmez bir araçtır. Bazen danışan alçakgönüllü bir duruşla kendi kuvvetini, öne çıkan özelliklerini görmüyor ya da görmezden geliyordur. Özellikle de kendi değerleri yönünde takdir gördüğünde danışan, harekete geçme yolunda büyük destek görmüş olur. Yaratıcılık değeri yüksek olan bir danışana “Bu projende yaratıcılığını açıkça görebiliyorum” diyen bir koç direct ne gördüğünü ifade ederek  danışanı destekler. Süreç içerisinde danışanın büyüdüğü ve güçlendiği noktaları işaret etmek de cesaretini arttırır. “Geçen hafta patronunun yine senden fazla mesai talebini nazikçe geri çevirebildin, üstelik işini fazla mesai yapmadan da bitirebildiğini gösterdin ve bu da gösteriyor ki artık gerektiğinde hayır diyebiliyorsun. Karşı tarafın talebini onu kırmadan ve sonrasında kendini kötü hissetmeden reddetme becerin  şu an daha güçlü” derken bir koç hemen ardından danışanın tepksini dikkatle gözlemler. Takdirin amacına ulaşıp ulaşmadığını kontrol eder. Övgü ve tebrik ile yaptıkları ön plana çıkan danışan, artık takdirin gücüyle daha ileri hamlelere hazır hale gelir.

Soru cevap yoluyla ilerleyen bu süreçte koç “ne, nerede, nasıl ve ne zaman ile başlayan açık uçlu olan, danışanı savunmaya geçirmeyen kısa güçlü sorular sorar ve “Bilmiyorum” cevabını cevap olarak kabul etmez. Danışanın söyledikleri ile davranışları ve duyguları arasındaki farklar konusunda uyanık olur. “Kendimle çelişkiye düşüyorum. Genişim. İçimde çokluklar barındıyorum” diyen ünlü İngiliz şair Walt Whitman’ın bu sözleri çelişkilerle dolu bir danışanın itirafı gibidir.

Metafor ustalarından İngiliz şair William Wordsworth “Kağıdınızı kalbinizin nefesiyle doldurun” derken, içten gelen ve gerçekten hissettiğniz duygularla yazmanın önemini vurgulamış. Aynı şekilde koçluk sürecinde metafor kullanımı duyguların açığa çıkmasını sağlayarak daha etkin bir süreçe yol açar.

Sözü geçen şair ya da yazarların çoğu bugün koçluk yapsalardı herhalde zaten eserlerinde kullanmaya çok yatkın oldukları metaforu  şüphesiz bu konuda yaratıcılıkları ile danışanlarının duygularını daha duygusal boyutta, direnç göstermeden ifade edebilmelerine olanak sağlamak için kullanırlardı. Danışanlar yaşadıkları deneyimleri ya da genel olarak hayatı nasıl algıladıklarını anlatmak için metafor kullanırlar. Hızlı sonuçlar almak isteyen bir koç bu metafor dilini meraklı ve detaylı sorularla anlamaya çalışır. Örneğin “Babam taş kalpli biri” diyen ve belki babasıyla ilgili duygularını genellemeler yaparak geçiştirme eğiliminde olan  bir danışana koç “taş senin için ne demek? Taş kalpli biri nasıl bir kişidir? Biraz daha açabilir misin? “ , gibi sorularla danışanın bilincinin devre dışı bırakmasına yardımcı olur ve babası ile duygularıyla ilgili daha açık ve hazır hale gelmesini sağlar.

Koç metaforlar hakkında soru sorarak altta yatan sorunların ortaya çıkmasına yardım eder. “Bu taş ne kadar sert?”, “her zaman mı” gibi sorular düşünce kalıbını kırarak danışana yeni seçenekler sunar. Ancak bazen de danışan sürekli olumsuz cevaplar verebilir ki bu durumda danışan dönüşene kadar metaforlar değiştirilebilir. Bu süreçte danışanın metafor kullanmaya ne kadar yatkın olduğu ve metaforlar ile ilgili soru sorarken danışanın temsili sistemlerini göz önünde bulundurmak da bir o kadar önemlidir. İşitsel bir danışana o taş kalp sana ne söylüyor diye sorulabilecekken, görsel bir danışan o taş nasıl görünüyor sorusuna daha kolaylıkla net bir cevap verebilecektir. İş yaşamında hedefinin dağın zirvesi olduğunu söyleyen bir danışana “Var say ki zirveye ulaştın, manzaraya neye benziyor sorusu” ulaşmak istediği hedef konusunda iyice netleşmesini sağlayacaktır.

Bazı durumlarda da danışanlar pek fazla metafor kullanma eğiliminde olmayabilirler. Bu durumda yapay metafor oluşturma yoluna gidilebilir. Nasıl bir insan olmak istediğini anlamak için en sevdiği film ya da roman karakteri sorulabilir. Hangi yönlerinin onu etkilediği ve o karakter ile kendini nasıl özdeşleştirdiğini öğrenmek kimlik ile değerleri ile ilgili çok önemli bilgiler sağlayacaktır.

Tüm bunların bir adım ötesinde gerek duyduğunda koç alternatif metaforlar sunabilir. Alternatif metafor aslında danışana yeni seçenekler sunmaktır. Etkili, eğlenceli ve ilginç metaforlar hem koç hem danışan için ilham verici olabilir. Örneğin hayatım boyunca yokuş yukarı tırmanmak zorunda kaldım diyen bir danışan için bu metaforun anlamı ortaya çıkarıldıktan sonra ne olsaydı yol düz ya da yokuş aşağı olurdu”, diye sorulabilir.”Aslında düz, engebesiz bir hayat yolunda yürümek istiyorum” diyebilir danışan. O zaman da en son ne zaman böyle bir yolda yürüdüğü, o zamanki şartlar, duygular sorulabilir ve elindeki kaynaklarla o yolda nasıl yürüyebileceği üzerine beyin fırtınası yapılabilir.

Şüphesiz İngiliz oyun yazarı ve şair William Shakespeare en çok sevilen ve okunan metafor ustasıdır ve hala günümüzde her meslekten insana ilham vermektedir. Nasıl Hoşunuza Giderse adlı oyunundan bir alıntıda unutulmaz dünya bir sahnedir metaforu ve dizelerin devamı insan hayatını mükemmel bir şekilde özetler. 7 perdelik bu oyunda geçici dünya hayatından ve rollerden bahsederken en önemlisi de insanların zaman zaman rollerinin esiri olduklarını anlatmasıdır ki otorite sembolü görevlerde çalışıp özel hayatlarında o rolün kostümünü çıkaramayıp sorun yaşayan danışanlar kendilerini bu satırlarda kolaylıkla bulabilirler. İnsanın zararınaymış gibi görünen ilişkilerde bile bunu bir tecrübe olarak görüp sonuçta gelişimimize yardımcı olduğu fikri sunulur satır aralarında. Kendi değerlerini fark edip onları nasıl onurlandıracağını ve bu amaçla hayatından neleri çıkarıp neleri eklemesi gerektiğini gören danışan artık hayat akışında sürüklenen bir kurban değildir. Hayat sahnesinde kendi rolünü yeni bakış açısıyla oynamayı seçer.

“Bütün dünya bir sahnedir,

Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu;

girerler, çıkarlar.

Bir kişi birçok rolü birden oynar.

Bu oyun insanın yedi çağıdır.”

William Blake’in Masumiyet ve Deneyim Şarkıları masumiyet ve deneyim karşıtlığını anlatırken, kullandığı metaforlarla çocukların büyüyüp hayat deneyimi edindikçe masumiyetlerini yitirdiklerini ifade etmektedir. Masumiyet durumunda meraklı, yaratıcı ve araştırmacı olan çocuk, ilerleyen yıllarda edindiği birikimlerle öğrenilmiş davranışlar geliştirmektedir. Ancak bu tecrübe döneminde yaşadıklarımız bazen öğrenilmiş çaresizliklere, çeşitli inanç kalıplarına dönüşebilir ve üstelik hayat ile ilgili olumsuz senaryolar yazmaya kadar götürebilir bizi. İşte tam bu noktada koç danışanın algılarını temizlemesi ve yeniden vizyonuna odaklanması için yeniden masumiyet haline geçmesine yardımcı olur. Ben tembelin tekiyim diyen danışanın hangi tecrübe ya da telkinlerle kendini böyle görür hale geldiğini hatırlayıp, daha ileri bir bilinç seviyesinde masumiyete geri dönüp hedefine ilerleyebilir.

“Çünkü mutluydum çalılıklar üzerinde ve gülüyordum kışın yağan karlar arasında

Onlar giydirdi bana ölümün giysisini ve öğrettiler bana kederin ezgileriyle şarkı söylemeyi

Ve çünkü mutluydum, oynuyordum, şakıyordum

Onlar sandılar ki haksızlık yok yaptıklarında”

Özetle koçun burada amacı sorduğu sorularla kendine” ben tembelin tekiyim” gibi olumsuz ifadelerle anlatmasının altında ne olduğunu ortaya çıkarmaktır. Danışana bu sözleri söyleten bilgi midir yoksa inanç mı? “Hepimiz kendimize yabancıyız, kim olduğumuz ile ilgili algılarımız ise yalnızca başkalarının gözlerinin içinde yaşadığımız kadarıyla var,” diyor ünlü kitabı Kış Günlüğü’nde, Paul Auster.

Tüm bu anlatılanların ötesinde aslında yaşam koçluğu basittir. Asıl amaç danışan hangi gündemle gelirse gelsin, yaşamının her alanında dengede durmasına yoğunlaşmaktır. Var olan engelleri ortadan kaldırırken, yenilerinin eklenmesini engellemektir. İngiliz şair Rudyard Kipling’in “Eğer” adlı ünlü şiiri insan olmanın reçetesini verirken bir sürü eğer içeren satırda aslında bu dengeden bahsediyor.

“Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır

Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen”

Koç en son aksiyon aşamasında “Bunu ne zaman yapacaksın”? , sorusuyla danışanın eyleme geçme ile ilgili erteleme eğilimine meydan okur. “Belki, olabilir, 2 ay sonra belki” gibi cevapları kabul etmez. Danışanın aldığı karar ile ilgili ne kadar sorumluluk aldığını teyit etmek yönünde sorular sorar. Burada koçun amacı baskı ya da zorlama ile bir karar aldırtma değil, bir çok değişik seçenek üzerinde beyin fırtınası yaptıktan sonra, değerlerini ve güçlü yönlerini keşfeden danışanın ulaşılabilir ve gerçekten arzu ettiği hedefe ulaşması yolunda mum ışığı görevi görmektir. Denizci ve Amerikalı yazar Herman Melville, “Her şeyi denerim ama yapabildiklerimi yaparım” demiş.  Vroom Teorisinden yola çıkarak olasılığı  ve değeri yüksek hedefler koymak danışan için daha motive edici olacaktır. “Yapabiileceğin bir şey mi bu söylediğin şey? “, “Ne kadar sorumlu hissediyorsun”? ,” Bunlar kulağına yapılabilir geliyor mu? “ gibi sorular bu aşamada çok etkili olacaktır.

Danışanların koçluk almak istedikleri en yaygın konulardan biri çoğu zaman istekleri konusunda ikileme düşmeleri. Seçeneklerimiz çok olsun istiyoruz ama sonra kararsızlık yaşayıp hiç birini yapamıyoruz ve bu da geleceğe dönük mutsuzluk ya da pişmanlığa sebep oluyor. Burada koç danışana karar aldırmak durumundadır. Kendi gündemi, değer yargıları ya da doğrularını hiç karıştırmadan ve gerçekte doğru karar diye bir şey olmadığını unutmadan danışanla birlikte yol almalıdır. Sonuç olarak herkes kendi kaynaklarıyla en uygun kararı alır.

Yol ikiye ayrılmıştı ormanda ve ben–

Daha az katedilmiş olanı seçtim,

Ve bütün ayrımı yaratan da buydu.”

Robert Frost’un Gidilmeyen Yol’da dediği gibi hayatta her zaman seçimlerle karşılaşırız. Bazen iki seçeneği de isteriz. Hem dünyayı gezmek hem de evil ve çocuklu olmak isteriz. İkisini de isteriz ama bu noktada çatışan değerlerimizdir. Biri özgürlük değeri diğeri aile. Bu noktada hangisini seçsek bizi nereye götüreceğini bilmek isteriz. Kimi zaman genelde çevremizdeki insanların seçtiği yoldan gitmek isteriz. Bu daha güvenli gelir. Öte yandan az seçilen yol çekici gelir, heyecan duygumuzu kamçılar. Bazen de seçilen bir yol ile diğerini de elde edebiliriz. Dünyayı gezerken bizim gibi macera ruhu olan biri ile tanışıp, ülkeden ülkeye seyahatleri içinde barındıran bir meslekte çalışıp, hem de mutlu bir aile kurabiliriz. Hangi yolu seçseydik nasıl bir hayatımız olurdu bunu tam olarak bilemeyiz ta ki onu yaşayana kadar.

Bu noktada koçluktaki en güçlü sorulardan biri olan “Gerçekten ne istiyorsun? “ Çok önemlidir. Çünkü bunu cevaplayabildiğinizde konfor alanınızı değiştirme cesaretini göstereceksiniz ama cevabı değerlerinizi göz önünde bulundurarark verdiğiniz için gerçek benliğinize kavuşacaksınız. Bu aşamada koç danışanına dinginliğini deneyimleyebilmesi için zaman tanır. Zaman zaman sorulan sorulardan sonra boşluk bırakılması danışanın zihin çalkantılarını hafifletir, düşünmesine ve içine dönmesine fırsat verir.Aşağıdaki satırları yazan Suzanna Tamaro, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git romanında koçluk sürecinde tam da böyle bir sahneyi canlandırır. Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman, herhangi birine öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle. Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle. Seninle konuştuğu zaman kalk ve yüreğinin götürdüğü yere git.”

Günümüzde koçluktan en çok faydalanacak olanlar ise gençlerdir. Değerlerin en az değişen özellikler olduğunu düşündüğümzde, genç yaşta bir koç yardımıyla değerlerini fark etme üzerinde çalışma fırsatı bulan bir genç gelecekteki pişmanlıkları azaltmada önemli bir adım atıp, önlem almış olacaktır. Örneğin özgürlük ve macera değeri çok yüksek olan bir genç, gerek toplumun ve ailenin gerekse eğitim kurumlarının yönendirmesi ile daha yüksek kazanç ve prestij sağlayacağı düşüncesiyle bankacı olmaya yönlendirilebilir. Oysa ki, özgürlük ve macera değerleri uzun ve sabit çalışma saatleri ve işin bazı rutin gerekleri arasında hayat bulamaz, kolay kolay bu değerler onurlandırılamaz. Pek çok insan bu durumu fark edip, daha farklı yönde kariyer değişikliği gibi seçeneklerin ardına düşmekle beraber, tercih edilen değerler ve seçilen kariyer özellikleri arasındaki uyumsuzluğun daha önceden fark edilmesidir. Ancak bu şekild ekişi hayatı boyunca her yaş döneminde mesleği ile ilgili tüm yetenek , istek ve tutkularını yoğun bir cosşku ile gerçekleştirecek, maddi kazanç doğal olarak peşi sıra gelecek ve toplum da bu bireyin verimliliğinden en üst düzeyde faydalanacaktır.

Oysa ki, pek çok toplumda olduğu gibi bizim ülkemizde de gençler içinde bulundukları zamanın öne çıkan gözde mesleklerine yönelmekte ve kendi yeteneklerini, isteklerini ve hayallerini bir tarafa bırakmak zorunda kalmaktadırlar. “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermektir”, der, Cummings.

Öğrenci Koçluğu sadece meslek seçimi değil genç bireyin benlik imgesi yani ben kimim sorusunun cevabını bulması ve ideal benlik yani kim olmak istediğine odaklanması için değerli bir fırsat sunar. Erken koçluk alanların potansiyellerini kullanma becerisi daha çok gelişir ve güçlenir. Çarklar Arasında, Knulp, Bozkırkurdu ve daha pek çok eserinde devlet ve aile baskısı ile tutkuları sökülüp atılan yerine toplumun dayattığı ideallerin tohumlarıyla beslenen ve ruhları önemsenmeyen gençleri anlatan Hermann Hesse, en tutkulu koçlardan biri olabilirdi bugün yaşasaydı.

3. SONUÇ

Makalenin başındaki O’Neil’in söz ettiği kader denilen karşı konulmaz güçlere karşı Nietzche’nin başımıza gelenleri kendimiz yorumlama gücüne sahip olduğumuz fikri, başarılı bir koçluk sürecinden geçen danışana daha yakın gelecektir. Danışan artık yaşamını kontrol edemeyeceğini ama seçimler yapabileceğini anlamıştır. Hangi deneyimleri seçeceğine bilinçli zihnini kullanarak karar verebilir ama bunu ne zaman yapacağını nasıl yapacağını egonun aceleciliğiyle değil dingin bir savaşçı gibi yaşamın sunduklarından esinlenerek ve yaşanan ana teslim olarak görecektir.

“İnsanın yaşam düzeyini bilinçli bir çabayla yükseltme konusundaki tartışma götürmez yeteneğinden daha cesaret verici bir olgu bilmiyorum”, der ünlü Amerikalı yazar Henry David Thoreau. Koçluk sürecinden kendinden hoşnut olma duygusuyla ayrılan danışanın aslında ulaşmayı istediği en yüksek hedef budur. Bu hedefe ulaşmaya çalışırken kendi için neyin iyi ya da doğru olduğunu bulmaya çalışacaktır. Birlikte çıkılan bu yolculukta koç kendi doğruları ya da neyin iyi olduğu ile ilgili imgelerine değil, danışanın istek ve imgelemesine odaklanacaktır. Çünkü herkesin yapısı ve çıkarları ayrıdır. Siyah ve beyazın birbirinin içine geçmiş halde sembolize edildiği yin ve yang yani dişi ve erkek enerji Taoculara göre birbirinden parçalar taşıyan iki zıt güçtür. Bu iki zıt kutup arasında danışan değişime uyumlanarak daha huzurlu bir yaşama adım atar.

İnsanlığa hizmet yolundaki mesleğinde tutkuyla ilerleyen bir koç danışanlarının kendi duygularını anlama ve çevresindeki insanlarla sağlıklı ve mutlu ilişkide olma, yaşam kalitesini geliştirme yolunda yol arkadaşlığı yaparken aynı zamanda kendi potansiyelini de geliştirerek kendini gerçekleştirme yolunda adımlar atar.

Zihin haritalarının mucidi Tony Buzan hedefe ulaşmak için çabalama sürecinde evrenin bizi desteksiz bırakmayacağını savunur ve Hermann Hesse”in Siddartha adlı eserinde yazdıklarıyla danışanın karşısına oturan bir koç bu duygu durumunun yansımasıyla danışanın hayatında mucizelere giden yolda önemli bir rol oynayacaktır.

“Var olan her şey iyidir.Yaşam gibi ölüm de, kutsallık gibi günahkarlık da, aptallık gibi bilgelik de. Her şey gereklidir.. Her şey yalnız benim onayımı, benim benimsememi, benim sevgi dolu anlayışımı beklemektedir. O zaman her şeyim yolundadır. Hiç bir şey zarar vermez bana.” Yani her şey yolunda…

KAYNAKÇA

ALİ, Sabahattin, (2013), İçimizdeki Şeytan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

ALİ, Sabahattin, (2013), Kürk Mantolu Madonna, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

AUSTER, Paul,(2012), Kış Günlüğü, Can Yayınları, İstanbul.

AUSTER, Paul, (2003), Yanılsamalar Kitabı; Can Yayınları, İstanbul.

BOCK, Petra,(2013), Mind Fuck, Paloma Yayınları, İstanbul.

BURNS, David, (2013), İyi Hissetmek, PsikoNET Yayınları, İstanbul

BUZAN, Tony, (2011), Değişimi Kucakla, Alfa Yayınları, İstanbul.

COELHO, Paul, (2003), Işığın Savaşçısının El Kitabı, Can Yayınları, İstanbul.

COVEY, R. Stephen, (2014), Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, Varlık Yayınları, İstanbul.

CÜCELOĞLU, Doğan, (1999), Savaşçı, Sistem Yayıncılık, İstanbul

FORD, Debbie, (2013), Işığı Arayanların Karanlık Yanı, Akaşa Yayınları, İstanbul.

FRANSEZ, Morris, (2012) Spinoza’nın Taosu, Kabalcı Yayıncılık, İstanbul.

GILBERT, Daniel, (2007), Stumbling on Happiness, Vintage Books, New York.

HALMAN Talat Sait, (1993), Shakespeare Tüm Soneler, Cem Yayınevi, İstanbul.

Hesse Hermann, (1984), Siddhartha, Can Yayınları, İstanbul.

JAMES, Muriel, Jongeward Dorothy, (1978), Signet, Boston.

MARTİN, Curly, (2012), Yaşam Koçluğu El Kitabı, Paloma Yayınevi, İstanbul.

MUNGAN, Murathan, (2012), Aşkın Cep Defteri, Metis Yayıncılık, İstanbul.

Oxford Anthology of English Literature, volume 1 / 2, (1973), Oxford University Press, London.

PAMUK, Orhan,(2014), Cevdet Bey ve Oğulları, Yapi Kredi Yayınları, İstanbul

TAMARO, Suzanna, (1996), Yüreğinin Götürdüğü Yere Git, Can Yayınları, İstanbul.

TOLLE, Eckhart, (2006), Var OlmanıNn Gücü, Koridor Yayıncılık, İstanbul

WHITWORTH, Laura& Karen Kimsey& Henry Kimsey &Philip Sandhal, (2013) İstanbul.

Yorum yapın