Eğitimlere giriyorum. Katılımcılarla göz göze gelmeyi, o en derine inmeyi seviyorum. Laf olsun diye anlatmıyorum; meseleyi duyguyla, beceriyle, yaşanmışlıkla harmanlıyorum ki… Zihinlerde bir kıvılcım çaksın.
Ama bir süredir bir “hal” seziyorum. Nereye baksam aynı yüz ifadesi: Demotive. Nereye baksam aynı hüzünlü sessizlik: Haksızlığa uğramışlık.
Üzülüyorum.
İnsanlar yorulmuş. Öyle canları yanmış, öyle hayal kırıklığı biriktirmişler ki… Artık şüpheci (cynical) bir zırh kuşanmışlar. Siz ağzınızla kuş tutsanız, en doğru adımı atsanız nafile. İnandıramıyorsunuz. O “sinik” çizgi bir kez geçildi mi, geri dönüş bileti kesilmiyor. Yol bitiyor.
Mevzu hep aynı: Maaşlar… Merkezdekine “bal”, şubedekine “yavan ekmek” standartları… Liyakatsiz terfiler… Adalet duygusunun yerle bir edilmesi.
Bakın, açık söyleyeyim… Hiçbir koltuk kimsenin kaderi değil. Hiçbir plaza katı, hiçbir personel kartı mezar taşına kazınmıyor. Gidilir. Bırakılır.
Ama mesele o değil. Mesele; anlamak, hissetmek, empati kurmak. Yapacak bir şey kalmadığında bile o derin “koçluk” becerisini devreye sokabilmek. Yöneticiyim diyorsan; artık bu yetenek senin “olmazsa olmaz” çantandır. Lüks değil, mecburiyettir.
Gelecek buraya evriliyor. Çünkü adalet dediğin, ahlak dediğin şey… Nietzsche’nin dediği gibi; insan yapımı. Subjektif. Kimin neyi hak ettiğine karar vermek, bu yalan dünyanın en zor zanaatı.
Bu satırları mucize bir reçete olsun diye yazmadım. Ama bir gerçeği biliyorum: Koşullar kısıtlı olabilir. İmkânsızlıklar kapıyı çalabilir. Ama eldeki kaynağı doğru iletişimle, insana kendini “değerli” hissettirerek sunarsan… O dar boğazdan geçilir.
Bunun adı: Kredidir. Gönül kredisidir. İnsani kredidir.
Çünkü hayat bu… Günün birinde düştüğünde, seni yerden kaldıracak bir elin varlığı; o güne kadar ne kadar “insan” biriktirdiğinle ölçülür.
Dr. Umut Kısa